Bern, 27.09.2011

Habib Oruç

Habib_Oruc_09201111 Eylül 2001 saldırılarının ardından ‘uluslararası terörle savaşı’ ön plana çıkararak Ortadoğu’ya yönelik askeri müdahaleler dönemini başlatan ABD’nin bu tavrı bütün dünyada öteki’ni hedef alan saldırıların artmasına, ayrımcılığın kökleşmesine ve insan haklarına yönelik onlarca yıllık kazanımların kaybedilmesine yol açmıştır.

Aslında kökleri 11 Eylül öncesine dayanan, ancak 11 Eylül’le birlikte tırmanışa geçen bu yeni süreçte, ‘insan hakları’ kavramının yerini ‘güvenlik’ kavramı almış ve gittikçe artan oranda hak ihlalleri olmuştur ve olmaya devam etmektedir. Bu ayrımcı uygulamaların hedef kitlesini ise, gerek küresel düzeydeki ABD politikaları açısından olsun gerekse bölgesel düzeydeki AB politikaları açısından olsun, Müslümanlar oluşturmaktadır.

İşte bu durum kısaca “İslam’dan, Müslümanlardan ve onlara dair olan şeylerden duyulan kaygı ya da korku” diye tanımlayabileceğimiz İslamofobidir. Günümüzde ise „korku“ duygusunun ötesinde, aynı zamanda ekonomik, toplumsal ve kamusal yaşam alanlarında Müslümanlara karşı gerçekleştirilen ayrımcılığı da ifade etmektedir. İslamofobi, nüfusun çoğunluğunun İslam’ı bilmediği, tanımadığı yerlerde görülmektedir.

Müslümanlara ve yabancılara yönelik ayrımcı uygulamaların artışa geçtiği bu süreçte yaşanan sorunları aşağıdaki şekilde özetlemek mümkündür:

 

  • 11 Eylül sonrasında başlayan süreçte bazı ülkelerde anti-demokratik göçmen yasaları kabul edilmiştir. Sığınmacı koruma mekanizmalarının bozulması, mülteciler ve sığınmacılar açısından ciddi sorunlar doğurmaktadır.
  • Yine bu süreçte yeni terör yasaları kabul edilerek düşünme ve örgütlenme özgürlüğüne karşı bir takım kısıtlamalar getirilmiştir. Haksız gözaltılar, kötü muamele ve işkence alanlarında artışlar olmuştur.
  • 11 Eylül sonrasında, AB ülkelerinde yaygınlaştırılan İslam düşmanlığı, AB ülkelerinde anti-İslamizm sürecini daha da tetiklemiştir. Yabancılar ve Müslümanlar terörist olarak görülmekte ve teröre karşı mücadele İslam’a karşı mücadele haline dönüşmektedir. Müslümanların canlarına, mallarına, camilerine ve mezarlıklarına yönelik saldırılar olmaktadır.^
  • Farklı milliyetlerden halkların ve özellikle Müslümanların din ve inançları üzerinde yaratılan baskılar sonucu din ve vicdan özgürlüğü engellenmektedir.
  • Entegrasyon adı altında asimilasyon politikaları uygulanmaktadır.
  • Anadil eğitimine getirilen kısıtlamalarla anadilde eğitim hakkı engellenmektedir.
  • Yabancılara bir çok bakımdan eşit haklar verilmemektedir. Sağlıktan spora ve eğitimden iş hayatına kadar, yaşamın her alanında ırkçı ve yabancı düşmanı eğilimler güçlenmektedir.
  • Vatandaşlığa almanın önüne bir takım engeller getirilerek yabancıların ve özellikle de Müslümanların  vatandaşlık hakkı elde etmeleri önlenmek istenmektedir.  Vatandaşlık vermemenin yanı sıra, işten çıkarma ve sınır dışı etme gibi uygulamalar da görülmektedir.

 

    Bütün bu gelişmeler sonucunda , Avrupa’da ırkçı, militarist eğilimlerin güçlenmesine ve radikal sağ hareketlerin yükselmesine yol açan gelişmeleri de bu bağlamda değerlendirmek gerekmektedir. Gerçekten de, son dönemde Avrupa’da ortaya çıkan bir dizi toplumsal ve politik gelişme, Avrupa’nın  daha bağnaz, daha hoşgörüsüz, daha ırkçı ve militarist, hatta açıkça gerici bir döneme doğru yöneldiğini ortaya koymaktadır. Bu gelişmeler arasında sağın, bir çok ülkede üst üste kazandığı seçim başarıları, ırkçı veya toplumsal bakımdan aşırı muhafazakar, faşizan ve hatta açıkça faşist bir dizi partinin yıldızının bir çok ülkede parlaması, Avrupa’yı Avrupa dışı dünyaya karşı tam anlamıyla bir kale haline getirmeye yönelik ırkçı göç ve iltica tartışmalarının alevlenmesine, bu ve benzeri yöntemlerle göçmenlerin Avrupa’nın krizinin baş sorumlusu haline getirilmesine yol açmaktadır. Bütün bunların sonucu olarak da insan haklarına saygı, hukukun üstünlüğüne bağlılık, siyasal tarafsızlık, hesap verebilirlik ve şeffaflık gibi en temel demokratik ilkeler ihlal edilmekte ve Avrupa’da sayıları on milyonları bulacak kadar yoğun bir nüfusa sahip olan yabancılara yönelik baskılar oluşmaktadır.
    Başta Müslümanlar olmak üzere yabancıları hedef alan bu ırkçı politikaların anlaşılabilmesi ancak, 11 Eylül sonrasındaki sürecin anlaşılmasıyla mümkündür. 11 Eylül sonrasında AB ülkelerinin, tıpkı ABD yönetimi gibi, İslam karşıtı bir yola girmiş olmaları, bütün Avrupa’da Müslüman topluluklara karşı tepkiyi görülmemiş bir düzeye yükseltmiştir. 11 Eylül’den bu yana yapılan bütün seçimlerde ırkçı partilerin bazı ülkelerde ilk kez, bazılarında yeniden büyük bir canlanma göstermesi hiç de rastlantı değildir. Bugün Avrupa çapında bir göçmen düşmanlığı varsa, bunun ardında çeşitli başka faktörlerin yanı sıra, ırkçılığın ve militarizmin bu yükselişi de vardır.
    Terörle mücadele adı altında yürütülen bu türden politikaların bir sonucu olarak da İslam ve terörizm ile Müslüman ve terörist kavramları bir arada anılmaya başlanarak, Batı toplumlarında, İslam korkusu, İslam’dan ve Müslümanlardan duyulan korku diye tanımlayabileceğimiz İslamofobi oluşturulmuştur.

 

Aktuellste Artikel